Tuesday, January 31, 2006

Simülakr - Simülasyon – Hipergerçek

“Porno –hakikiden daha hakiki olduğu için- simülakrın doruk noktasıdır.”[1]
Baudrillard’ın bu tümcesi bize simülakrın ne olduğu hakkında bir fikir vermektedir( hem de porno üzerinden). Porno da bizim gördüklerimiz başka filmlerle karşılaştırılırsa bunlar sevişiyor gibi yapmıyorlar sevişiyorlar dedirtir. Yani gördüklerimiz “gerçekten” bir cinsel birleşmedir; ne var ki Baudrillard bunu hipergerçek yada simüle edilmiş bir gerçek olarak tanımlar. Pornoda yaşanan durumun bizim yada herhangi bir topluluğun gündelik yaşamda herhangi bir karşılığı yoktur,o herhangi bir şeyin yansısı değildir, olamaz da. Ama orada gerçekleşen bir şeyler vardır. O halde porno için şunları söyleyebiliriz: pornografik içerik taşımayan filmlerde sevişme sahneleri oyuncular tarafından rolleri gereği taklit edilirler kaldı ki bu sahneler senaryoların getirdiği bir sürecin gidişatın uygun olarak perdeye yansır, ancak porno seksi bir gösterge olarak ele alıp bize tüm çıplaklığı ve gerçekliğiyle bize sunarak hipergerçekleştirir. Porno bir simülakrdır, o seksi gizlemez yada taklit etmez simüle eder ve bu nedenle pornonun yarattığı tüm atmosfer hipergerçek bir atmosferdir.

İkincil olarak Baudrillard bir hastalığın taklidi ve simülasyonu arasındaki farkı tanımlayarak bizim gerçeğe dair algılarımız konusunda oldukça önemli bir örnek sunar. “Hastaymış gibi yapan bir kişi,” der Baudrillard “yatağa uzanıp bizi hasta olduğuna inandırmaya çalışır. Bir hastalığı simüle eden bir kişi ise kendinde bu hastalığa ait semptomlar görülen kişidir.” Hastaymış gibi yapan insana uygulanacak bir iki tahlil ile gerçek yerli yerine oturtulabilir, ama konu hastalığın simülasyonu olunca bu kişiye ne hastasın ne de değilsin denilebilir. Burada gerçeklik ilkesi büyük bir yıkıma uğrar (hastalığı simüle eden kişiye simülakr denilebileceğini belirtelim.). Baudrillard’a göre gerçek artık matrisler, minyatür hücreler, bellekler ve komut modelleri tarafından üretilir. Yani gerçek artık sürekli üretilen bir şeydir var olan bir şey değil. Bu nedenle gerçek artık işlemsel bir şeye dönüşmüştür ve rasyonel olması gerekmez. Bir kökene ihtiyacı yoktur. Bir töz yada referans sistemiyle hiçbir ilişkisi yoktur, zaten Baudrillard’ da bir köken ya da geçeklikten yoksun gerçeğin modeller aracılığıyla türetilmesine hipergerçek ya da simülasyon der.

Yukarıda bahsedilen kavramların yaşamlarımız üzerinde etkileri ve Baudrillard’ ın tanımladığı evreni kavrama yolundaki önemli bir durak noktamız ise Disneyland’dır. Disneyland asla bir büyük oyuncak dünyasından ibaret bir şey olarak görülemez, zaten yalnızca çocuklar için tasarlanmış bir proje değildir.Amerika’nın minyatürü olan bu yapı, bu mikro kozmos dünyası Amerika ve amerikan yaşamı açısından çok önemli bir işlevi yerine getirir: gerçek Amerika’nın bir Disneyland’a benzediğini gizler. Bu yüzden Disneyland’ın kendisi bir modeldir. Bütün simülakr düzenlerinin iç içe geçmiş olduğu bir model. Aslında Baudrillard burada iç içe geçmiş bir simülasyon sisteminden bahseder. O’na göre evet Disneyland bir simüle dünyadır ama Los Angeles ve Amerika’da tıpkı Disneyland gibi gerçeğe değil hipergerçeğe ve simülasyona aittirler. Disneyland gerçeği simetrik bir şekilde üretebilmek amacıyla tasarlanmış bir caydırma makinesidir. Disneyland ın amacı Amerika’nın(dış dünyanın da denilebilir) gerçek olduğunu onaylatma arzusudur, halbuki Amerika ne gerçektir ne de sahte orası hipergerçek bir ülkedir. Enis Batur’un “Amerika büyük bir şaka sevgili Alfred. Peki buna ne kadar gülebiliriz?” adlı kitabı yalnızca ismi nedeniyle bile ‘gülünemeyecek bir şaka’ metaforu olarak belki de Baudrillard’ın kuramsal çalışmasına hoş bir göndermedir.”Sinema salonlarının dışında bile bütün ülkenin sinemasal olması Amerika’nın en az çekici yanı değil.Çölü bir kovboy filmi dekoru, metropolleri bir gösterge ve formüller ekranı izler gibi dolaşıyorsunuz....Amerikan kenti de tam tamına sinemadan kaynaklanmışa benziyor.”Amerika[2]

Simülasyon evreninin göstergelerinden bir tanesi de kendisini bir skandal olarak niteleyen ancak aslında bir skandal olmayan Watergate’tir. Baudrillard’a göre Nixon’un başından geçenler karşı partinin gizlice dinlendiğinin ‘açığa’ çıkmasından ibaret değildir. En azından Watergate’in başka bir işlevselliği vardır. Watergate bir skandal olmaktan çok bir skandal simülasyonudur ve bu simülasyon sayesinde dünyaya yeni bir politik ahlak şırıngalanmaktadır. Watergate’i gün ışığına çıkaran Washington Post gazetecilerinin yaptığı budur. Artık bir skandal gizlenmek yerine skandalın skandal olmadığı gizlenmektedir. Burada simülasyonun belirgin bir özelliği ile karşılaşırız:simülasyon gerçeğin yerini almış modellerden oluşur. Önce model vardır. (Watergate bir modeldir, ya da Watergate bir simülakrdır ya da Watergate bir skandal simülasyonudur- ki hepsi aynı şey.) Watergate politik gerçeklik ilkesini kurtarmanın bir yoludur. Bahsedilen bu ilke simülasyonun her türlü nedenselliği durdurması ile kurtarılır diyebiliriz. Örneğin ekranlarda karşımıza çıkan bombalı saldırılar, her türlü terörist eylemler kimin işidir.Aşırı sağ? Aşırı sol? Kendi vazgeçilmezliğini kanıtlama derdine düşen polis? Bütün bunlarda bir gerçeklik payı vardır. Amerika’da yaşamı felç eden elektrik kesintisi bir arıza mıdır, yoksa terörizmin hınzırlığı mı? Ya da kendisini bize çok güçlü gösteren sistemin bir iç-testi mi? Hepsi doğru olabilir? Önemli olan burada sorulara vermeye kalktığımız cevapların aslında kısırdöngüsel bir biçimde elimizden kayıp gitmiş gerçeği umutsuzca arayışımız olduğudur.

Devlet başkanlarına düzenlenen suikastlar Baudrillard’ın simülasyon süzgecinden geçirildiğinde ise son derece dramatik bir şekle girerler.ABD başkanlarını örnekleyerek yola çıkan Baudrillard’ a biz Türkiye için Özal ve Demirel suikast girişimlerini de ekleyerek devam edebiliriz. Öncelikle belirtmek gerekir ki Baudrillard ABD başkanlarından Johnson, Nixon ve Ford’ un (daha sonraları Reagan – ve belki ilerleyen zamanlarda Bush ve bu konuda Türkiye temsilcileri Özal ve Demirel) herhangi bir politik töze sahip olmadıklarını, iktidar simgesi olmak yerine birer iktidar kuklası olduklarını vurgulamaktadır. Onların başına gelen suikastlar ise bir politik güce sahip olmak yerine politik gücün yine politik olan avantajlarından başka bir şeye sahip olmadıklarını gizleyen birer simüle süikastlerdir. Bahsedilen simüle suikast senaryoları devlet başkanlarının birer iktidar kuklası olduklarını gizlemek için düzenlendi -ve ayrıca bir iktidar yokluğunu da gizlemeye yaradı.

Bahsedilen bu örneklerden sonra üzerinde önemle ve tekrar durulacak bir nokta da simülasyonun gerçek olanla ilişkisidir. Simülasyon gerçeği gizlemek gerçeğin üzerine perde çekmek onu gizlemeye çalışmak yerine gerçeğe müdahale eder, gerçeğin yerine geçer artık onun egemenliğindeki gerçek hipergerçektir gerçek değil. Tıpkı simüle edilmiş bir hastalık gibi simüle edilmiş bir soygun karşısında polis(düzen-sistem) nasıl bir tepki verir? Gerçek bir soygun düzeni bozmaktan başka bir amaca hizmet etmezken bir simülakr olan soygun, doğrudan gerçeklik ilkesinin kendisine saldırır. Ne var ki polisin tepkisi doğal olarak gerçeği korumaya yönelik olmayacaktır bu senaryonun içerisinde bir karşı simülakr bir hiper simülasyon modeli olarak karşımıza çıkacaktır ve ironik bir biçimde polis yani düzen gerçekten başka bir şey düşünemez bir halde olacaktır. Asla simülasyona gerçekle saldıramazsınız.

Başkanlar üzerine söylenen şey iktidar için de söylenebilir;bir iktidar olmadığını gizlemek için her yere özellikle medya aracılığıyla gerçek olduğuna bizi inandıran simülakrlar gönderilmektedir. Öyleyse başkanlar kendilerinin birer simülakrı konumundadırlar. Bir iktidar yanılsaması göstergeler aracılığıyla bir iktidar simülasyonuna dönüşmüştür? Bir siyasi partinin politik alanda herhangi bir iktidara sahip olamaması bizi şu soruya götürür; iktidar kimin / kimlerin elinde? Bu, gerçek nerede demekten farksızdır ve cevabı bulunamayacak bir sorudur.

Simülasyon adlı birçok şeyin kökünden yerinden oynatıldığı devasa süreç içerisinde televizyon büyük bir role sahiptir. Reality Show’lar, haberler, stüdyolar birer hipergerçek yutturmacanın sahneleri gibidirler. Örneğin 1971 yılında Amerikan televizyonu bir Amerikalı ailenin/(Loud ailesi) günlük yaşamını kaydetmek için evlerinin her köşesine kameralar koyup yedi ay aralıksız çekim yaparak bir TV programı sunmuştur. Bu olay daha sonraları Bu Türkiye’de de yapımı gerçekleştirilen Biri Bizi Gözetliyor formatındaki programlara oldukça benzemektedir. Aradaki fark bir tarafta Loud ailesinin yaşamına kameralar yerleştirilirken, diğer tarafta kameralardan oluşan bir eve yaşamların yerleştirilmesidir.Başka bir deyişle işlem bir bakıma tersine dönmektedir. Zaten simülasyon bütün işlevsellik ve nedensellikleri tersinir kılma gücüne sahiptir. Yapımcılara göre Loud ailesi deneyindeki amaç gerçek bir yaşamın kaydedilmesidir. Ancak bu mümkün olamaz, çünkü her yerde kameraların bulunduğu evde bu aile ‘sanki biz orada değilmişiz gibi’ davranamaz. Bu sanki Loud ailesi oradaymış gibi sözüyle aynı anlama gelmektedir. Daha sonraları Truman Show adlı film de benzer bir yaklaşımla yapılmıştır. Evi zannettiği televizyon stüdyosu aynı zamanda Truman’ ın gerçek zannettiği bütün yaşamını hipergerçek yapar. Loud ailesinde de, BBG ’de de Truman Show’ da da aynı şeyi gözlenir: anlamsız olana aşırı anlam yüklemek. Çünkü amaç gerçeğe saplantılı bir biçimde yaklaşma arzusudur. Bu arzu sonucunda gerçek artık yok edilmiş yerini simülakrı almış ve çekimler tamamlandıktan sonra Loud ailesi dağılmıştır. Loud ailesi yaşamları kaydedilip televizyonda gösterilmeden yaşayamayan bir ailedir. Bu program bir ailenin yaşamının kaydı olmaktan çok bir kurban törenidir.

Nükleer santraller, nükleer silahlarda simülasyon evreninin birer parçasıdırlar. Daha farklı bir yaklaşımla bunlar simülasyonun varabileceği en üst aşama olan nükleer aşamasının bir göstergesi konumundadırlar. Bu nükleer aşamanın en büyük işlevi ise caydırmadır. Nükleer silahlar muazzam gücünü atom çekirdeğinin parçalanması sonucu ortaya çıkan enerjiden değil, çekirdeğin her an parçalanabileceği korkusunu dünyaya şırıngalamaktan alırlar. Öyleyse bu silahların gücü nötralize edici bir güçtür. Bir bakıma onlar birer gösteri nesnesinden başka bir şey değildirler. Söz konusu olacak patlama fiziksel bir Einstein formülünün dışa dönük bir patlamasından çok içe dönük bir patlama olacaktır. Yaşamlarımızı paralize eden şey bir atom bombasının tepemize inmesi değildir. Kaldı ki böyle bir şey olmayacaktır;olması gerekmez. Nükleer savaş tehdidi bir caydırma makinesidir.Nükleer silahlar(ve nükleer santraller) vardır orada olacaklardır bu caydırma nesneleri bize her an bir patlama olacağı endişesi ile tetikte tutarak içe dönük bir patlama olayı yaratmaktadırlar. Caydırma bir strateji değildir.Nükleer silahlara sahip devletler arasında değiş tokuş edilmekte ve gidip gelmektedir. Bundan böyle strateji diye bir şey olmayacaktır.Savaş tehdidi askerlerin elinde bir çocuk oyuncağına dönüşecektir.Burada teknik bir programlamadan dünyanın engebesiz kusursuz nötr bir yüzeye döndürülmesinden bahsediyoruz. Uzay araştırmalarının altında yatan da budur. Aya gidilmesi Mars’a araç gönderilmesi, uzaya uydular yollamanın amacı nedir? Bütün bunlar bir uydulaşma modeli, hiçbir şeyin rastlantısal olmadığı, programlanmış bir mikro evren yaratma arzusudur. Sistemin en büyük saplantılarından bir tanesi de bu kusursuzluğa ulaşma arzusudur. Uzay ve nükleer alana özgü modellerin özgün bir amaçları yoktur.onların amacı ne ayı keşfetmek ne de askeri stratejik bir üstünlüktür.Onlar yalnızca ve yalnızca birer simülasyon modelidir.

Sözü edilen caydırma sürecinin yerli yerine oturduğu anda Vietnam Savaşıyla karşılaşırız. Baudrillard Vietnam Savaşına dair önemli bazı sorular sormaktadır. Birincisi bu denli kanlı, vahşi ve uzun bir savaş nasıl olurda birdenbire aniden duruvermiştir. İkincisi Amerikan tarihinin en büyük bozgunu neden Amerikan iç dengesiyle, politika sistemini allak bullak edememiştir. Öyleyse ortada bambaşka bir neden vardır. Bu savaş Çin’in barış içinde birlikte yaşama sürecine girmesini sağlamıştır. Çünkü Çin uzun yıllar bu savaşa somut bir şekilde müdahale etmemiştir. Bozguna uğramış görünen Amerika Çin karşısında çok önemli bir politik zafer kazanmıştır. Zaten Vietnam savaşının amacı budur. Aynı şey Vietnam içinde geçerlidir. Savaş silahlı direniş guruplarından düzenli orduya geçildiği anda bitmiştir.Sağlıklı bir politika ve disiplinli bir iktidarın var olmasını engelleyen bitin unsurlar temizlenmiştir. Burada zafer ya da bozgunun gerçekliğinin sözü bile edilemez. Savaş görünümlerin çok ötesinde bir süreçtir.

[1] Jean Baudrillard(1988). “Başta Çıkarma Üzerine” Çev:A.Sönmezay, 1.Baskı. İstanbul:Ayrıntı, s.77.
[2] Jean Baudrillard(1986). “Amerika” Çev:Y.Avunç, 1.Baskı. İstanbul:Ayrıntı, s.70.

Tarih

“Tarih yitirmiş olduğumuz bir gönderenler sistemidir, yani tarih bize özgü bir mite dönüşmüştür.”[1]
Simülasyon çağı ile geçmiş bir tarihe ait fantazmların biriktirildiği, ideolojiler ve retro modaların tepeleme yığıldığı bir boşluk içindeyiz, buradan sinema aracılığıyla bir tarih bilincine sahip olma adında bir illüzyon ortaya çıkar. Tarih öldükten sora sinemaya görkemli bir giriş yapmışlardır.
Retro mantığı ile çekilen sayısız tarihi film elimizden kayıp gitmiş tarihin imgesel bir miti haline gelmiştir. Sinemanın bize gösterdiği tarihin tarihsel gerçekle olan ilişkisi perdedeki tarihin hipergerçek bir şeye dönüştüğünün kesin bir kanıtıdır. Chinatown, Barry Lyndon ,1900, hatta son dönemlerde Braveheart, Titanic ve Gladyatör gibi tarihi filmlerde rahatsız edici bir kusursuzluk göze çarpmaktadır. Bir başka deyişle bu filmler kusursuz, olağanüstü ‘artefact’lar dahice simülakrlardır. Baudrillard bunlara en güzel örneğin Barry Lyndon olduğunu öne sürer. Barry Lyndon bir tarihin yeniden canlandırılması değil bir simülasyonudur. Bütün gereksizlikler, bütün zararlı ışınlar titizlikle temizlenmiştir. Aynı durum örneğin Gladyatör veya Pearl Harbor gibi filmler içinde söylenebilir. Bu filmlerde sahnenin olabildiğince görkemli bir şekilde parlamasını sağlama kaygısı onların birer simülakr olmasını sağlar.
[1] Jean Baudrillard(1982). “Simülakrlar ve Simülasyon” Çev:O.Adanır, 1.Baskı. İstanbul:Doğu Batı, s.76.

Hipermarketler

Gündelik yaşamlarımızın önemli sayılabilecek durak noktalarından birini oluşturan devasa alışveriş merkezlerinde başka bir tür çalışma, toplumsal bir kültür yaratmayla karşılaşılmaktadır. Her şeyin birbirine benzediği alıcı ile satıcının birbirleriyle karşılaşmadığı çalışanların yalnızca boşalan rafları düzenlediği yani tüketicilerin açtıkları delikleri tıkadıkları , rafların rölyef bir reklam panosunu andırdığı hipermarketler için Baudrillard total bir ekran benzetmesi yapar. Nesneler burada birer mal olma özelliklerini yitirirler.
Hipermarketlerin tamamında bize bakan güvenlik kameraları da bu simülasyon evreninin bir parçasıdır. Güvenlik sisteminin yeterli işleyebilmesi için gereken maliyet yüksek olduğundan bu çalışıp çalışmadığını bile bilmediğimiz güvenlik kameraları baskıyı anıştıran yani bir baskı simülasyonu oluşturan caydırma adlı daha önce tanımladığımız işlevi yerine getirirler. Hipermarket bir tüketim merkezi olmanın ötesinde bir anlam taşır. Burada sergilenen nesneler özgün bir gerçekliğe sahip değildir. Baudrillard kentleri hipermarketlerin birer uydusu olarak görür. Merkezde hipermarket vardır ve kent bir taşıma düzeniyle insanların sürekli bu merkeze gidip gelmelerini sağlar.

Simülasyon İletişim Araçları Reklam

Her gün daha fazla haberle karşılaşmamıza rağmen anlamın daha az üretildiği bir dünyada yaşıyoruz. Bunun nedeni olarak üç varsayım söz konusudur.
Birinci varsayıma göre haber anlam üretmektedir ancak genel anlam kaybını engelleyememektedir.
İkinci varsayıma göre haberin anlamla bir ilişkisi yoktur. Haber başka bir düzene aittir.
Üçüncü ve Baudrillard’ın üzerinde önemle durduğu varsayım ise şöyle söyler: Haber enflasyonu ile anlam deflasyonu arasında, anlamın haber tarafından yok edildiği bir zorunlu ilişki vardır. Toplumsallaşma denen şey iletişim araçlarının gönderdiği mesajlarla ilgilenme oranıyla ölçülmektedir. Böylelikle haber her yerde hızlı bir anlam dolaşımını sağlamaktadır. Ancak haberin anlam ürettiğini sandığımız sırada aslında tam tersi olmaktadır.
Haber kendi ürettiği içerikleri yok eder. Baudrillard burada iki tane neden belirler:
Birincisi haber iletişim kurmaz, bir iletişim oyunu sahneler. İkisi farklı şeylerdir ve simülasyon tanımlamasına uymaktadır. Karşılıklı konuşmalar, izleyici telefonları, tartışma programları, interaktif yayınlar ise bu sahnenin ana dekorunu oluştururlar. Sahnede olmayan şey ise iletişimdir, onun yerini iletişim simülasyonu almıştır. Anlam ve iletişim hipergerçekleşmiştir. Gerçeğe son veren şey gerçekten daha da gerçek görünendir. İmgeler ve göstergeler sonucunda gerçeklik katsayısını yükseltir ve bize haberin kendisinden başka inanacağımız bir şey bırakmaz.
Baudrillard’ın belirttiği ikinci neden ise,iletişimin gerisinde iletişim araçlarının ve her geçen gün artan haberin toplumsal yapısı bozmalarının , engellenmemesidir. Yani haber hem anlam hem de toplumsalı anlamsızlaştırmaktadır. Böylelikle haber sayesinde toplumsal kitleler içinde için için kaynarlar. Benzer biçimde anlam ve anlama ait tüm içerikler egemen bir iletişim aracı tarafından yutulurlar.
Bir derinlikten yoksun anlık ve anında unutulma özelliğine sahip olan reklamlar. Tüm özgün kültürel biçimlerle tüm özgün dil yetilerini yutmaktadırlar. Reklamda göstergenin enerjisi en alt seviyeye inmektedir. Reklamın sahip olduğu geçmişi ve geleceği olmayan anındalık özelliğine sahip biçim ise gündelik yaşamları reklam biçimine dönüştürmeye başlamıştır. Böylece tüm güncel eylem biçimleri yok olup gitmektedirler.Reklamın panosuna çarpan toplumsal ise tamamen çözülmüş erimiş basitleşmiş ve toplumsal görüntüsüyle anında yanıtlanan bir şeye dönüşmüştür. Bu nedenle duvardaki afişlerde toplumsal değil toplumsalın hayaleti ile karşılaşılır. Günümüzdeki reklamın en ilginç boyutu özgün bir biçim ya da kısaca bir iletişim aracı olarak yoğunluğunu yitirmesi ve ortadan kaybolmasıdır. Artık reklam bir sınai malın reklamını yapmaktan ziyade kendisi bir ticari mal gibidir. Aslında her ikisi birbirine karışmış durumdadır. Bu bakımdan reklam için kendi kendisinin mesajına dönüşerek reklamını yaptığı malı içerisinde eritmektedir. “Reklam kamusal anlama sahip her şeye karşı duyarsız kalındığını gösteren bir ayna paradoksal bir aşağılama aynasıdır” (143) sim
Reklam da tıpkı haber gibi simülasyonun duyarsızlaştırma ve anlam yıkımı süreçlerinin bir işlevsel parçasıdır.

Nihilizm Üzerine

“Dünyayla birlikte hepimiz canlı canlı lanetlenmiş bir simülasyon hatta lanetlenmişten bile beter bir duyarsız caydırma evreninin içine düştük.”[1]
XX. yüzyıl Baudrillard için bir anlam kıyımı sürecidir. Anlamın bu derece katledilmesi sonucu her türlü ikili kutuplaşmalar da simülasyon tarafından eritilip nötralize edilmiştir. Bahsedilen süreç nötrleştirici bir süreçtir. Bu nedenle artık diyalektik ve eleştiri sahneleri bomboştur artık sahne yoktur. Çözümleme sahnesi ise belisizleşmiş, gelişigüzelleşmiştir. Kuramlar boşlukta yüzmektedirler.
Karşımızda her şeyi nötralize eden çok güçlü bir sistem vardır. Sistemi başarısızlığa uğratan tek şey terörizmdir. Kendisini nihilist ve kuramsal terörist olarak niteleyen Baudrillard, terörizmin sistemde zincirleme ve ani bir çöküş yaratacağını söyler. Ne var ki Baudrillard sisteme karşı terörizmi silah olarak önemez çünkü O’ na göre sistem de nihilisttir. Bombalı saldırılar, kaçırma eylemleri vs.ne karşı sistem karşı bir nihilizm uygular ve kimsenin çok fazla umurunda olmadığı televizyon ekranındaki soğuk ışıklara dönüştürür. Buna savaşları da ekleyebiliriz. Sonuçlara yol açmayan olaylar ve sonuçlara yol açmayan kuramlar çağında yaşıyoruz.
Baudrillard simülasyon kuramıyla var olan durum değerlendirmelerinden yola çıkarak diyalektik / tarihsel süreç içerisinde karşılaştığımız bu süreci sanki olmaması gereken ama olmuş bir yeni; tarihsel anlamda bir öncüsü olmayan bir süreç olarak tanımlar gibidir. Kuramların (özellikle Marxizmin) öngöremediği bir yeni caydırıcı şekil, toplumsal yerine kitlelerin barındırıldığı yeni düzen.

[1] Jean Baudrillard(1982). “Simülakrlar ve Simülasyon” Çev:O.Adanır, 1.Baskı. İstanbul:Doğu Batı, s.226.